Ugarit’in denize bakan harabelerinde bulunan granit bir stelin üzerine yazılmış Akatca metne göre, Hurri- Mitanni panteonundaki tanrılar ve tanrıçalar ile onların akrabaları olan ilâhi yerel varlıklar konumlarını, Fırtına Tanrısı Teşup ve onun değerli eşi, tanrıların kraliçesi, ana tanrıça Hepat’ı da onurlandırmak adına, onların kutsal hakimiyet alanlarını önemseyerek belirlemişlerdi. Kışın Alalah’ın sarp dağlarında, yazları ise Akdeniz’in engin maviliklerine selâm veren, yelkenlerini arya yapan denizcilerin teknelerini uzak limanlara götüren, esintili, serin rüzgarların, tarım ve iklimin sebebi olduğuna inanılan Mezopotamya’nın hamisi olan bu insanüstü varlıklar, Ugarit ülkesinin kuzey zirvelerinde yaşarlardı. Yaz kış demeden her mevsim zirvedeki sırça köşklerinden, Doğu Akdeniz’in incisi Alaşiya adasının denizcilere ışık saçan deniz fenerinin ateşini görürlerdi. Kendilerine bahşedilen kutsallık ve ölümsüzlüklerini insanlara borçluydular. İnsanlar, onların ölümsüzlüklerine, üstünlüklerine, mucizevi tesadüflerine inandıkları sürece, bu uğurda kurbanlar sunup, armağanlar verip, adaklar yaptıkları sürece, onlar var olacaktı. Üstelik zihinlerinde ve kalplerinde iyiyi, kötüyü, aşkı, kibiri barındırıp, entrikalar çevirebileceklerdi. Nitekim bu büyülü döngü, Akdeniz’in verimli toprakları Aşağı Delta’dan bakıldığında Mitanni, Kuzey Mezopotamya’dan ve Anadolu’dan bakıldığında Hurri toplumunun ve Kenan diyarının inanç panteonunda yerini çoktan almıştı. Bu ilâhi yerel varlıkların fiziksel görünüşleri insanoğluyla tıpatıp aynıydı. Farklı olan tek ayırt edici özellik, klanda kendi aralarındayken omurgalarının hizasından yukarıya doğru yükselen bir ışık huzmesi ve onun bitimindeki yuvarlak hâlelerdi; bir başka deyişle azizlerin başlarında tasvir edilen şeref nuru daireleri gibiydi. Güneş battığında bu işareti, parlak bir kılıç gibi başlarının üzerinde gezdirirlerdi. Güneş batana kadar insanların arasında kalabilirler, Lamassu gibi insan kafalı, aslan gövdeli, kuş kanatlı koruyucu tanrılarla olan akrabalıklarından dolayı hayvanlar alemiyle hiç sorun yaşamazlardı. Gün batımıyla birlikte şeref nuru daireleri ve parlak kılıçları andıran ışık demetini gören insanlar ya çıldırırlar ya da görüldükleri fark edildiğinde korkmuş, çaresiz, zavallı bir çılgın da olsalar sırlarının ifşa edileceğini düşünerek onlar tarafından sunakta kurban edilirlerdi. Maalesef insanlar gibi onlar da ruhlarını rahatlatmak için bu ilâhi sunak ritüeline inanmışlardı. Namni Dağının zirvesinde Ay Tanrısı Arma’nın şahitliği ile başlayan ziyafette Dağ Tanrısı Saggara genç oğlu Zaliyanu’nun gün doğumuyla birlikte insanların arasına karışacağını müjdeledi. Zaliyanu şahit olup yaşadıklarını klandaki tanrı ve tanrıçalara anlatmak üzere gün doğumuyla birlikte yola koyuldu. Kendisine Babil’in koruyucusu, okuryazarlık ve bilgelik tanrısı Nabu’nun tanrıçalar prensesi unvanını alan güzel kızı Tanrıça Ratenga eşlik edecekti. Ratenga, Namni Dağına Zaliyanu ile evlenmek üzere gönderilmişti. O insanların arasına katılma konusunda Zaliyanu’ya göre daha ustaydı. Yine de ikisi birden kaosa neden olmadan gün batımından önce Namni’ye geri dönmek zorundaydılar.
Ugarit’in denize bakan harabelerinde bulunan granit bir stelin üzerine yazılmış Akatca metne göre, Hurri- Mitanni panteonundaki tanrılar ve tanrıçalar ile onların akrabaları olan ilâhi yerel varlıklar konumlarını, Fırtına Tanrısı Teşup ve onun değerli eşi, tanrıların kraliçesi, ana tanrıça Hepat’ı da onurlandırmak adına, onların kutsal hakimiyet alanlarını önemseyerek belirlemişlerdi. Kışın Alalah’ın sarp dağlarında, yazları ise Akdeniz’in engin maviliklerine selâm veren, yelkenlerini arya yapan denizcilerin teknelerini uzak limanlara götüren, esintili, serin rüzgarların, tarım ve iklimin sebebi olduğuna inanılan Mezopotamya’nın hamisi olan bu insanüstü varlıklar, Ugarit ülkesinin kuzey zirvelerinde yaşarlardı.
Yaz kış demeden her mevsim zirvedeki sırça köşklerinden, Doğu Akdeniz’in incisi Alaşiya adasının denizcilere ışık saçan deniz fenerinin ateşini görürlerdi. Kendilerine bahşedilen kutsallık ve ölümsüzlüklerini insanlara borçluydular. İnsanlar, onların ölümsüzlüklerine, üstünlüklerine, mucizevi tesadüflerine inandıkları sürece, bu uğurda kurbanlar sunup, armağanlar verip, adaklar yaptıkları sürece, onlar var olacaktı. Üstelik zihinlerinde ve kalplerinde iyiyi, kötüyü, aşkı, kibiri barındırıp, entrikalar çevirebileceklerdi. Nitekim bu büyülü döngü, Akdeniz’in verimli toprakları Aşağı Delta’dan bakıldığında Mitanni, Kuzey Mezopotamya’dan ve Anadolu’dan bakıldığında Hurri toplumunun ve Kenan diyarının inanç panteonunda yerini çoktan almıştı.
Bu ilâhi yerel varlıkların fiziksel görünüşleri insanoğluyla tıpatıp aynıydı. Farklı olan tek ayırt edici özellik, klanda kendi aralarındayken omurgalarının hizasından yukarıya doğru yükselen bir ışık huzmesi ve onun bitimindeki yuvarlak hâlelerdi; bir başka deyişle azizlerin başlarında tasvir edilen şeref nuru daireleri gibiydi. Güneş battığında bu işareti, parlak bir kılıç gibi başlarının üzerinde gezdirirlerdi. Güneş batana kadar insanların arasında kalabilirler, Lamassu gibi insan kafalı, aslan gövdeli, kuş kanatlı koruyucu tanrılarla olan akrabalıklarından dolayı hayvanlar alemiyle hiç sorun yaşamazlardı. Gün batımıyla birlikte şeref nuru daireleri ve parlak kılıçları andıran ışık demetini gören insanlar ya çıldırırlar ya da görüldükleri fark edildiğinde korkmuş, çaresiz, zavallı bir çılgın da olsalar sırlarının ifşa edileceğini düşünerek onlar tarafından sunakta kurban edilirlerdi. Maalesef insanlar gibi onlar da ruhlarını rahatlatmak için bu ilâhi sunak ritüeline inanmışlardı.
Namni Dağının zirvesinde Ay Tanrısı Arma’nın şahitliği ile başlayan ziyafette Dağ Tanrısı Saggara genç oğlu Zaliyanu’nun gün doğumuyla birlikte insanların arasına karışacağını müjdeledi. Zaliyanu şahit olup yaşadıklarını klandaki tanrı ve tanrıçalara anlatmak üzere gün doğumuyla birlikte yola koyuldu. Kendisine Babil’in koruyucusu, okuryazarlık ve bilgelik tanrısı Nabu’nun tanrıçalar prensesi unvanını alan güzel kızı Tanrıça Ratenga eşlik edecekti. Ratenga, Namni Dağına Zaliyanu ile evlenmek üzere gönderilmişti. O insanların arasına katılma konusunda Zaliyanu’ya göre daha ustaydı. Yine de ikisi birden kaosa neden olmadan gün batımından önce Namni’ye geri dönmek zorundaydılar.
Roman 1975-1976 yıllarında Ankara’da geçiyor.Genç bir gazeteci, yazar ve psikoloji öğrencisi olan Hakan Pars ilk romanı üzerinde çalışırken Düş Çıkmazı Sokağı’nda Otto ve karısı Kielo ile karşılaşır…Bu tanışma ile ilerleyen dostluk gizemli bir sona doğru evrilir.Bazı kitaplar vardır göz açıp kapayıncaya kadar biter. Merhaba Genç Adam'da bu kitaplardan biri, ara vermeyi düşünmeden son sayfayı merak edeceğiniz eşsiz bir novella… Sessiz bir park kanepesinde, trende, otobüste, uçakta, plajda, evinizde soluksuz okuyup bitireceğiniz harika bir hikâye sizi bekliyor.
Kayacan'ın satış eğitimleri öğretmekle kalmaz yaşatır.Satış eğitmeni Ali Kayacan'ın eğitimleri teorik ve pratiğin örtüştüğü, bilgi ,beceri ve tecrübenin harmanlandığı her şeyden önce iş hayatına transfer edilebilen emsalsiz satış eğitimleridir.500.000 'in üzerindeki kursiyerlerin referansıyla...
Kitap İtalyan gezgin ,tüccar Marco Polo'nun 1271 yılında Venedikten başlayıp İpek Yolu üzerinden Çin'e kadar uzanan maceralarını anlatıyor.
Kolay ve etkili bir pazarlama planı için müşterilerinizin kullanımına sunulmak üzere 4P akroniminden 4C'ye dönüştürme yaparak şema ve cümle kalıpları hazırlayabilirsiniz.
Ali Kayacan Eğitmen,Yazar,Sınav Değerlendirici
Ali Kayacan Türkiye’nin satış ve pazarlama eğitimleri alanında derin bilgisi ve tecrübesiyle tanınan, saygı duyulan bir profesyoneldir.
Alanında uzmanlığa ve geniş bir tecrübeye sahip olan Kayacan, Satış Labirenti, Satış Reçeteleri, Satış Ansiklopedisi gibi satış üzerine yazılmış önemli kitapların yazarıdır.
Deka Eğitim ve Danışmanlık şirketinin kurucusu olan Ali Kayacan satış ve pazarlama eğitmeni olarak hizmet vermektedir.